Emeğin Gücü, Emekçinin Yanındayız...
TEKGIDA-İŞ SENDİKASI
TEKGIDA-İŞ SENDİKASI
KESKİNOĞLU
BARRY CALLEBAUT
BEL KARPER
Cargill
Doğadan
Tarım Kredi Birlik
Bolez Piliç
Badem Su
İzmir Su
Elmacık Atasu
Sek_Süt
Yudum_Yag
ORYANTAL TÜTÜN PAKETLEME
Olin_Yag
NuhunAnkaraMakarnasi
Nestle_Su
Pinar
Savola
Pepsi
Tuborg_Bira
Nestle cereals
Yepaş Ekmek
Yesaş
Mey
Nestle
Mauri_Maya
Lipton_Dosan
Mondelez
TtlTutun
TrakyaBirlik
Tat
Tamek
Sırma Su
Sunel
Sibaş
KristalYag
Knorr_Besan
Kent_Cadbury
Efes
ELİT Cikolata
Erikli_Su
Eti
Evyap
Ferrero
Filiz Makarna
Timtas
Kavaklıdere
ibb kent ekmek
Hayat Su
Haribo
Frito Lay
BAT
Barilla_Makarna
Banvit
Aroma
Ankara Fırınları
Akmina
Alpin Su
Bimbo QSR
Bolca Mantı
BUNGE YAĞ
Chipita Gıda Üretim A.Ş.
Coca Cola
Damla Su
Danone
Doğuş Cips
Dr Oetker
Agthia
KESKİNOĞLU
BARRY CALLEBAUT
BEL KARPER
Cargill
Doğadan
Tarım Kredi Birlik
Bolez Piliç
Badem Su
İzmir Su
Elmacık Atasu
Sek_Süt
Yudum_Yag
ORYANTAL TÜTÜN PAKETLEME
Olin_Yag
NuhunAnkaraMakarnasi
Nestle_Su
Pinar
Savola
Pepsi
Tuborg_Bira
Nestle cereals
Yepaş Ekmek
Yesaş
Mey
Nestle
Mauri_Maya
Lipton_Dosan
Mondelez
TtlTutun
TrakyaBirlik
Tat
Tamek
Sırma Su
Sunel
Sibaş
KristalYag
Knorr_Besan
Kent_Cadbury
Efes
ELİT Cikolata
Erikli_Su
Eti
Evyap
Ferrero
Filiz Makarna
Timtas
Kavaklıdere
ibb kent ekmek
Hayat Su
Haribo
Frito Lay
BAT
Barilla_Makarna
Banvit
Aroma
Ankara Fırınları
Akmina
Alpin Su
Bimbo QSR
Bolca Mantı
BUNGE YAĞ
Chipita Gıda Üretim A.Ş.
Coca Cola
Damla Su
Danone
Doğuş Cips
Dr Oetker
Agthia
13 Şubat 2013
‘VERGİDE ADALET OLMASI MÜMKÜN DEĞİL’

Doç. Dr. Mustafa Durmuş: Emekçilerin vergi yükünü azaltmak için mücadele edilebilir ama esas olarak tüm vergilere karşı çıkılması gerek.

‘VERGİDE ADALET OLMASI MÜMKÜN DEĞİL’

Doç. Dr. Mustafa Durmuş: Emekçilerin vergi yükünü azaltmak için mücadele edilebilir ama esas olarak tüm vergilere karşı çıkılması gerek.

Oysa kamu hizmetlerine en çok ihtiyaç duyanların bu bedeli ödeyemeyecek olduğu bir gerçek.

Özellikle 2008 krizi sonrasında ABD başta olmak üzere hemen tüm dünyada vergi adaletinden daha sık söz edilmeye başlandı. Örneğin Warren Buffet ve George Soros gibi finans kapitalin bilinen simaları dahi, servet zenginlerinin de vergilendirilmesinin zamanının geldiğini söylediler.

Türkiye’de de MALİye Bakanı Şimşek bir toplantıdax "İstanbul’da 50 metrekarelik bir yer 1 milyon dolara satılabiliyor. Birçok yerde de metrekarenin 5 bin dolara satıldığını biliyoruz. Buraya ben KDV iadesinde bulunuyorum. Böyle bir yere benim sübvansiyonda bulunmam vergi adaletine uymuyor" açıklamasında bulundu.

Sizce mevcut durumda servet zenginlerini vergilendirmek mümkün müdür? Böyle bir vergileme yapılabilirse vergilemede adalet sağlanmış olur mu? Mustafa Durmuş: Servet zenginleri vergilendirilse kuşkusuz iyi olurdu. "Bu mümkün mü ya da nasıl gerçekleşebilir?" sorusunu yanıdamadan önce tarihe bakmak gereldr. Kapitalizmde servet zenginlerinin vergilendirilmesi fileri, asıl olarak, sosyal devlet dönemi olarak da adlandırılan 1945-1975 döneminin sosyal demokrat ideolojisine ait bir fikir. Kapitalist sisteme özünde karşı olmayan ve onun bazı aşırılıklarının törpülenmesiyle yetinen bir kısım sosyal demokratı bugün de hem sosyal adaleti sağlayabileceğine hem de ekonomik krizden çıkılabilmesinde yardımcı olacağına inandıkları için bir miktar vergi yükünün emekçilerin üzerinden alınarak sermayedar kesimlere kaydırılmasını savunuyorlar (Türkiye’de sosyal demokratlar o noktada değiller).

Asıl olarak "herkesten ödeme gücüne göre", yani ödeme gücü az olandan düşük, ödeme gücü fazla olandan yüksek oran ve miktarda vergi alınmasını içeren bu yaklaşıma göre, kamu bütçesinden yoksullara, düşük gelir gruplarına sosyal transferler yapılarak kötü gelir bölüşümü iyileştir ilebilir. Bu transferler emeklilik, işsizlik ve yoksulluk yardımı şeklinde doğrudan yapılabileceği gibi, ücretsiz kamusal eğitim ve sağlık, sosyal konut sunumu şeklindeki, vatandaşların yaşam standartlarını yükselten kamusal mal ve hizmet sunumları biçiminde de olabilir. Bu hizmetlerin finansmanı ise ödeme gücü ilkesi ile uyumlu bir biçimde üst gelir gruplarından artan oranlı bir biçimde alınan gelir ve servet vergileriyle karşılanır.

"Neoliberal anlayış insanların kamusal hizmetlerden faydalanabilmesini vergi ödemeleri şartına bağlıyor."

Böyle bir yaklaşım neo liberal vergileme anlayışına göre daha insani ve sosyal adalete daha uygun değil mi?
Böyle bir vergileme anlayışının, vergilemede adaleti "hizmetin bedelini onu kullanana ödetmek" olarak özetlenebilecek olan, bu nedenle de genel bir vergilemeden ziyade hizmetlerin fiyatlandırılmasını savunan (harçlar vb) neo liberal vergileme anlayışına göre çok daha adil olduğu kesin. Çünkü ünümüzde giderek hayata geçirilen neo liberal vergileme anlayışı insanların özellikle de yoksulların kamusal hizmetlerden faydalanabilmesini onların vergi ödemeleri şartına bağlıyor. Oysa kamu hizmetlerine en çok ihtiyaç duyanların bu hizmetin bedelini ödeyemeyecek kadar yoksul insanlar olduğu bir gerçek.

O halde zengini daha fazla vergilemenin yanlışlığı nerede?
Burada bir yanlışlık yok. ilk sorunuzla da ilgili olarak iki ciddi sorun var. ilki, sosyal demokrat vergileme anlayışının üzerine oturduğu sosyal devlet çağının giderek kapanmakta olması, bunun yerini kemer sıkma çağının alması. Küresel kapitalist krizin derinleşmesiyle artık olağan bir uygulama halini alan kemer sıkma ile daha çok, zenginler değil, emekçiler vergilendiriliyor. Ayrıca zenginin vergilendirilmesi yönündeki talebi yükseltecek (geçmişte olduğu gibi) güçlü bir sınıf hareketi yok. Bu nedenle de servet vergisi gibi öneriler popülist-ütopik öneriler olarak kalıyorlar. ikincisi, devlet algısıyla ilgili. Her iki yaklaşımın söylemi de kapitalist devletin sınıfsal kimliğini gizlemeye yarıyor, zira devleti sınıflar üstü bir organ olarak ele alıyorlar. îlki bunu, vergilemeyi gönüllü bir değişim olarak sunarak, vergilerin zora dayalı olarak alındığı gerçeğini örterek yapıyor. Herkesin ödeme gücüne göre vergi vermesini temel alan sosyal demokrat yaklaşım ise böyle bir adil vergileme ile herkesin tarafsız bir konumdaki devlet üzerinde eşit hakka sahip olacağı filerini güçlendiriyor. Oysa devletin sınıflar üstü bir organ olmadığı ve kapitalist sınıfın emekçi sınıflar üzerindeki sınıf tahakkümünün temel organı olduğu, özellikle 2008 krizi sonrası uygulanan sermaye teşvikleri, buna karşılık halka dönük kemer sıkma uygulamalarıyla iyice ortaya çıktı.

Sınıf perspektifinden Türkiye’de vergi sisteminin adaleti nasıl gözüküyor?
Türkiye’de 2013 yılı için toplam vergi yükünün milli gelirin yüzde 24’ü civarında olması bekleniyor. Ancak resmi vergilere ilave olarak sayıları onu bulan kayıt dışı vergi var. Bunlardan bazıları; döner sermaye gelirleri, ayni askerlik hizmeti, kamu personeli özel emeklilik sandıkları gelirleri ve işletmelerinin kârları, fon ve benzeri adlarla tahsil edilen diğer merkezi gelirler, kamu vakıf gelirleri ve işletmelerinin kârları, yerel yönetimlerin işletmelerinin kârları ve KİT kârları. Yani devlet her yıl işçiler/emekçiler tarafından yaratılan artı değerin ortalama üçte birine el koyuyor. Bu el koyusun biçimi kabaca dolaylı ve dolaysız vergi şeklinde oluyor, ama son tahlilde bu vergiler emekçi sınıflardan alınıyor.  

Dolaylı vergilerin payı ne denli yüksek ise vergi adaletsizliğinin o denli fazla olduğu ileri sürülüyor. Türkiye’de vergi dağılımı nasıl?
Türkiye’de vergiler ağırlıklı olarak KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergiler biçiminde alınıyor. Bu tür vergiler geniş yığınların kullandığı her türlü mal ve hizmet üzerinden alınırlar ve genelde bunlarda muafiyetlere yer verilmez ve artan oranlı olarak düzenlenmezler, halkın üzerinde kalırlar. Örneğin 2013 yılı için hedeflenen 318 milyar liralık vergi gelirinin sadece yüzde 19’u Gelir Vergisi ve yüzde 10’u Kurumlar Vergisi biçiminde yani dolaysız olarak, kalan kısmı dolaylı vergi biçiminde alınacak ve bunun ağırlığını da ÖTV ve KDV gibi vergilet oluşturacak. Adalet tartışmasına gelince, özünde emekçilerin üzerinden alınan hiçbir vergi adalete uygun değildir. Ancak göreli olarak ÖTV, KDV gibi dolaylı vergiler daha adaletsiz vergilerdir.

Çünkü regresiftirler, yani düşük gelirliler bu yükü daha ağır. yüksek gelirliler daha hafif hissederler (benzinde ve sigaradaki ÖTV’de olduğu gibi). Kolayca yansıtılırlar, yani yasal mükellei vergiyi tüketicilere yansıtır. Enflasyon arttığında bu vergiler de arttığından böyle dönemlerde halkın üzerindeki yük de artar. Ayrıca Türkiye’de et, süt, eğitim, sağlıkta KDV yüzde 8 olarak belirlenirken pırlanta, elmas gibi kıymetli taşlar ve külçe altın KDV’den istisna tutulmaktadır (yani vergi yok). Halkın refah düzeyini öncelikli olarak bu vergilerdeki artış etkilediğinden bu vergilere öncelikli olarak karşı çıkmak gerekir.

 ‘AKP sermayenin vergi yükünü azalttı’

Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, servet vergisi gibi dolaysız vergilerin yükü kimde? Öncelikle Türkiye’de servet vergisi uygulaması yok. Bunun yerine geçen Emlak Vergisi ve Motorlu Taşıtlar Vergisi gibi vergiler var. Bunların da toplam vergiler içindeki payı yüzde 1’i zor buluyor. Kurumlar Vergisi şirketlerin kârı üzerinden alınıyor. Ama koşullar uygun olduğunda sermayedarlar bu vergiyi de tıpkı ÖTV ve KDV de olduğu gibi emekçilere yansıtabiliyorlar. Vergi gelirlerinin yaklaşık beşte birini oluşturan Gelir Vergisini de asıl ödeyenler ücretli emekçiler. Bunu görebilmek için vergi mükelleflerinin durumuna bakmak yeterli.

Öyle ki beyannameli mükellef denilen ve çok büyük kısmını kâr payı/temettü, faiz ve rant geliri biçiminde sermaye geliri elde eden sermayedarların oluşturduğu 1,761,000 mükellef toplam vergilerin sadece yüzde 1 ‘ini; 705,000 Basit Usule tabi, yani dolmuş ve taksi şoförü, bakkal, nakliyeci ve pazarcı mükellef sadece binde 1 ‘ini, 660,000 civarında kurum, şirket (KİT’ler dahil) yüzde 10’unu, buna karşılık ücretliler olarak sınıflandırılan emekçiler yüzde 13’ünü ödüyorlar (emekçilerin payının 2003 yılında yüzde 8,3 olduğunu ve bu süreçte 5 puan arttığını hatırlatalım).

Gelir Vergisi ödeyenlerinin bileşenlerine bakıldığında bu verginin yüzde 91 ‘inin kaynaktan kesinti (tevkifat-stopaj), yüzde 5,6’sının yıllık beyanname ile tahsil edildiği görülür. Bu yüzde 91 ‘in yüzde 68 puanı ise ücretlilerden alınmaktadır. Bu durum da sadece ÖTV ve KDV’nin değil, Gelir Vergisi gibi üçüncü sırada yer alan dolaysız bir verginin de asıl olarak emekçiler tarafından ödendiğini ortaya koymaktadır.

Böyle bir vergi politikasının, politikasızlıktan ziyade bir büyük resmin, bilinçli bir stratejinin parçası olduğuna inanıyor musunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de uygulanmakta olan bu vergi politikası 1980’li yılların başından bu yana uygulanan neo liberal birikim stratejisinin bir ayağı olarak, küreselleşme ile uyumlu bir biçimde uluslararası sermayenin serbest dolaşımına, piyasaların ve kârlılığın artmasına yardımcı olmak ve kamu borcunun sürdürülebilirliğini sağlamaya yönelik olarak tasarlandı. Böylece vergilemenin yeniden bölüşüm ya da kalkınma gibi amaçlarla bağı koparıldı ve vergileme, sadece kapsamı daraltılan devletin, neo liberal dönüşümleri sağlamaya dönük faaliyetlerinin finansmanıyla sınırlı tutuldu. Neoliberal vergileme politikaları altında ÖTV ve KDV artışlarıyla ve teşvik ve sübvansiyonlarla sermayenin üzerindeki vergi yükü emekçilerin üzerine kaydırıldı. AKP 10 yılda ne yaptı? Doğru. AKP’den önce de vergi adaletsizliği vardı.

Ama AKP ile bu durumun düzeltilmesine yönelik tek bir adım atılmadığı gibi, bu süreç AKP döneminde çok daha hızlı ve pervasızca ilerletildi. Artan oranlı gelir vergisi tarifesi düzleştirildi ve basamak sayısı altıdan dörde indirildi. Ücretliler lehine olan beş puan indiriminden vazgeçildi. "Özel indirim"e son verilerek daha ziyade patronların işine yarayan "asgari geçim indirimi" uygulamasına geçildi. "Nereden buldun ?" uygulamasına son verildi. Böylece düşük ücretli, örgütsüz-sendikasız ve güvencesiz ve esnek emek stratejisine uygun olarak verginin yükünün de bütünüyle emekçilerin sırtına bindirilmesiyle Türkiye dünyanın en adaletsiz vergi sistemine sahip ülkelerinden biri oldu.

 ‘ÖTV, KDV kalksın servet vergisi konsun’

"Kâr üzerinden alınan kurumlar vergisi ve/veya kâr dağıtımı sırasında alınan gelir vergisi, aslında, kapitalistin işçiden gasp ettiğinin devlet ile paylaşılmış kısmı. Devlet bu vergilerle sermaye birikimini kolaylaştırıcı ve işlevlerini yerine getiriyor." 

Bir asgari ücretli ile kâr payı ya da temettü geliri elde eden bir sermayedarın bireysel düzeyde vergi yükleri ne kadar farklılaşıyor?
Asgari ücretli bir işçinin aylık olarak ödediği gelir vergisi, fon payı ve prim biçimindeki kesintilerin toplamının net ücreti içindeki payı yüzde 70’i buluyor. Buna karşılık kâr payı elde eden bir sermayedarın ödediği verginin kâr payı geliri içindeki payı yüzde 26 civarında. Bu beş yıl önce yüzde 46 civarında idi.

Sermayenin sözcüleri servetin vergilendirilmesine karşı çıkarken, ödedikleri vergilerin aslında yarattıkları değerden devletin yaptığı hırsızlık olduğunu da dillendiriyor. O nedenle bu vergilerin yoksullukla mücadele ya da istihdam yaratma amacıyla kullanılmasının etik olmadığını söylüyorlar. Buna ne diyeceksiniz?
O halde vergilerin gerçek kaynağının ne olduğuna bakmak gerekir. Yani sermayedarlar kendi yarattıkları değerlerden mi vergi ödeyerek bu fedakârlığa ya da yüke katlanıyor? Bu konuda burjuva ana akımın dışında, alternatif bir bakışa ihtiyacımız var. Bu bakış açısına göre, verginin kaynağı artı değerdir ve burjuva ideolojisi, vergilerin emek gücü tarafından yaratılan artı değer üzerinden alındığı ve aslında vergilemenin sermayenin değil, emeğin üzerinden gerçekleştirilen bir soygun olduğu gerçeğini gizlemektedir. Artı değer, işçinin ödenmemiş emek zamanlarının birikimli bir ürünü ve kapitalist toplumda artı değere kapitalistler tarafından el konuyor. Kapitalistten alınan verginin temelini, matrahını oluşturan kârın kaynağını işte bu artı değer oluşturuyor. Yani kâr üzerinden alınan kurumlar vergisi ve / veya kâr dağıtımı sırasında alınan gelir vergisi aslında, kapitalistin işçiden gasp ettiğinin devlet ile paylaşılmış kısmı. Devlet bu vergilerle sermaye birikimini kolaylaştırıcı işlevini yerine getiriyor. Bu bakış açısıyla "adil vergileme" söyleminin bir yanıyla böyle bir artı değer sömürüsünü gizlemeye yaradığı ileri sürülebilir. Nitekim yaklaşık bir buçuk yüz yıl önce bunu Marx şöyle açıklamıştır: "Vergi alanındaki mücadele sınıf mücadelesinin en eski biçimidir. Bu nedenle devletin, verginin sınıfsal içeriğini ve bu sınıfsal ayrışmanın sömürücü doğasını örtbas edebilmek için eşitlikçi bir vergileme söylem ve biçimini yerleştirmesi gereklidir." Tarih bize devletlerin vergi sömürüsünü gizleyemediği ya da onu haklı gösteremediği dönemlerde vergi isyanları üzerinden sınıf ayaklanması riskinin olduğunu ortaya koymuştur.

Kapitalizmde vergi adaleti mümkün görünmüyor ancak emekçi sınıfların mücadele sürecinin bir parçası olarak ne yapmalı?
Kuşkusuz hali hazırda kapitalist sistem içinde yaşıyoruz ve bu sistem de kendiliğinden gidecek gibi gözükmüyor. Bu nedenle de sistem içi vergilemeye ilişkin en azından kısa dönemde bir sözümüzün olması gerekiyor. Bu bağlamda emek örgütlerinin, sosyalistlerin vergileme konusundaki genel ilkesi; halkın, emekçilerin üzerindeki yükü arttıran her türlü düzenlemeye karşı çıkmak ve bu yükü azaltan düzenlemeleri desteklemek, savunmak olmalıdır.

Bu bağlamda öncelikle ÖTV, KDV gibi vergilerin kaldırılması ve bunların yerine servet vergisinin getirilmesi ve üst gelir gruplarının daha ağır vergilendirilmesi talep edilmelidir. Uzun dönemde doğru tutum işçiler, emekçiler üzerindeki tüm vergilere karşı çıkmaktır. Zenginlerin daha fazla vergilendirilmesini savunarak uzun dönemde işçi sınıfının kapitalistleri yenme şansı yoktur. Hiçbir vergi reformu karşı karşıya olduğumuz gücün sınıfsal karakterini değiştiremez. Emekçilerin gelecekteki iktidarı işçileri, emekçileri vergilendirmeyecektir.

Böyle bir iktidar, işçi sınıfının kolektif olarak yaratacağı ve toplumsal ihtiyaçları karşılamada nasıl kullanılacağına yine kolektif olarak karar vereceği yeterli miktarda değerle tüm topluma yaşam boyu eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi hizmetleri vergisiz sunabilecek bir imkâna sahip olacaktır.

Kurumlar Vergisi fiili olarak yüzde 3’lere düşebiliyor

Kurumlar Vergisi’nin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüzde 10 civarında ve vergi oranı yüzde 20. Sermaye bu oranın çok yüksek olduğundan şikâyetçi. Bu konuda ne diyeceksiniz? Evet, toplanan vergilerin onda biri kurumlardan alınıyor. Bir an için bu kurumların bu vergiyi kaçırmadıklarını ya da işçisine ya da tüketicilere yansıtmadığını varsaysak bile çarpıklık düzelmiyor. Şöyle ki verginin oranı resmen yüzde 20 olmasına rağmen, büyük bankalar ve büyük şirketler yasal imkânlardan faydalanarak vergi matrahlarını daraltabiliyorlar. Böylece fiilen ödedikleri / efektif verginin oranları (yani ödenen vergi/gelir) bankalarda yüzde 3 (T. iş Bankası) ila yüzde 6 (Akbank) arasında; büyük şirketlerinkinin ise binde 8 ile (Arçelik) yüzde 6 (Türk Telekom) arasında kalıyor.

DİĞER HABERLER
ABD’Lİ SİGARA DEVİNDE GREV KARARI!
ABD’Lİ SİGARA DEVİNDE GREV KARARI!

BASINA VE KAMUOYUNA!  ABD’Lİ SİGARA DEVİNDE GREV KARARI! Sendikamızın uzun yıllardır örgütlü olduğu dünya sigara piyasasındaki dev aktörlerden olan British American Tobacco Şirketi (BAT) ile sürdürülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) müzakereleri uyuşmazlıkla sonuçlandı. 01.01.2023 ile 31.12.2024 tarihleri arasını kapsayan TİS müzakereleri sendikamızın tüm yapıcı çabalarına karşın işverenlerin olumlu adım atmaması sonucu tıkanmıştır. İçinde bulunduğumuz ekonomik […]

ASGARİ ÜCRETLİ EV ALMAK İÇİN 30 YIL ÇALIŞMAK ZORUNDA
ASGARİ ÜCRETLİ EV ALMAK İÇİN 30 YIL ÇALIŞMAK ZORUNDA

Türkiye’de barınma sorunu her geçen gün derinleşirken, asgari ücretli maaşının tek kuruşuna bile dokunmadan 100 metrekare evi ancak 30 yıl çalışırsa alabiliyor.

TÜİK’İN İŞÇİLERE VERDİĞİ ZARAR
TÜİK’İN İŞÇİLERE VERDİĞİ ZARAR

Ekonomik krizin giderek derinleştiği ve seçimler sonrasında büyük olasılıkla daha da büyük sıkıntılara yol açacağı bir süreç yaşıyoruz.

DR.OETKER’DE TİS GÖRÜŞMELERİ BAŞLADI
DR.OETKER’DE TİS GÖRÜŞMELERİ BAŞLADI

Dr. Oetker işyerinde yeni dönem toplu iş sözleşmesi görüşmeleri, İzmir’de yapılan toplantıyla başladı.