ESKİŞEHİR 1 NOLU ŞUBEMİZİN 13.OLAĞAN KONGRESİ TAMAMLANDI
Eskişehir 1 Nolu Şubemizin 13. Olağan Kongresi tamamlandı.
Eskişehir’de 25 Temmuz Cumartesi günü yapılan kongreye, Genel Başkanımız İbrahim Ören, Genel Sekreterimiz Kemal Köse, Genel Teşkilatlanma Sekreterimiz Engin Öz ve Genel Eğitim Sekreterimiz Seyfullah Keskinoğlu katıldı. Kongreye şube başkanlarımızdan da Ankara 1 Nolu Şube Başkanımız Ali Solmaz, Adana Şube Başkanımız İbrahim Sani Gökmen, Balıkesir Şube Başkanımız İbrahim Ökten, Bandırma Şube Başkanımız Şefik Kayhan, Bursa Karacabey Şube Başkanımız Ergün Çarıkçı, Bursa Mustafakemalpaşa Şube Başkanımız Ertan İkizler, Eskişehir 2 Nolu Şube Başkanımız Erdoğan Yörüksoy, Eskişehir 3 Nolu Şube Başkanımız Yılmaz Taşpınar, İstanbul Avrupa Yakası Şube Başkanımız Turgay Koç, İzmir 3 Nolu Şube Başkanımız Latif Gökçay, İzmir 7 Nolu Şube Başkanımız Ömer Atabey, Gebze Şube Başkanımız Ünal Arasan, Manisa Şube Başkanımız Yavuz Uçkıran, Rize Dosan Şube Başkanımız Mustafa Yüksel, Samsun Şube Başkanımız Ali Başkeser, Trakya Şube Başkanımız Aytaç Göçmen, Turgutlu Şube Başkanımız Anıl Paspas, Örgütlenme Uzmanlarımız Adem Çınkır, Erhan Yanar, Mustafa Kesgin ile Kadın Komite Başkanımız Neslihan Taşoluk katıldı.
SENDİKALARDAN KATILIM
Kongreye, Türk-İş Konfederasyonu’nu temsilen Türk-İş Eskişehir İl Başkanı Orhan Demir katılırken Türk-İş’e bağlı sendikalardan ve meslek odalarından da katılım oldu. Kardeş sendikaları ve meslek odalarını temsilen Güvenlik-İş Eskişehir Bölge Başkanı Engin Uçar, Koop-İş Sendikası Eskişehir Bölge Sorumlusu Erdal Esir, eski Tekgıda-İş Eskişehir Şube Başkanı Kadir Özenler, İnşaat Mühendisleri Odası Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Orkun Kılıç, eski İnşaat Mühendisleri Odası Eskişehir Şube Başkanı Erman Gölet ile işverenlerimizden ETİ İnsan Kaynakları Direktörü Gamze Deniz ve ETİ İnsan Kaynakları Yöneticisi Veyis Can Şahin katılım sağladı.
ATATÜRK VE ŞEHİTLER İÇİN SAYGI DURUŞU
Kongre, Şube Sekreterimiz Uğur Kemal Varcan’ın açılış konuşmasıyla başladı. Sonrasında delegelerin verdiği önerge doğrultusunda, kongreyi yönetmek adına Divan Kurulu oluşturuldu. Divan Kurulu Başkanlığına Genel Sekreterimiz Kemal Köse, Divan Kurulu Üyeliklerine; Genel Teşkilatlanma Sekreterimiz Engin Öz ve Genel Eğitim Sekreterimiz Seyfullah Keskinoğlu seçildi. Divan Kurulu yerini aldıktan sonra başta Mustafa Kemal Atatürk ve Kurtuluş Savaşı şehitleri olmak üzere, şehit olan asker ve emniyet mensupları ile iş kazalarında hayatını kaybeden işçilerin anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu ve İstiklal Marşı okundu. Ardından Genel Teşkilatlanma Sekreterimiz Engin Öz, kongremize katılan misafirleri tanıttı.
ESKİDEN SENDİKAYA KARŞI GÜVENSİZLİK VARDI
Misafirlerin tanıtımı sonrasında Eskişehir 1 Nolu Şube Başkanımız Cengiz Çiçek bir konuşma yaptı. Cengiz Çiçek, şube kongresinde yaptığı konuşmada ETİ çalışanlarının geçmişte yaşadığı mağduriyetlere ve son dönemdeki değişim sürecine dair çarpıcı açıklamalarda bulundu. Çiçek, 1994 yılında çalışma hayatına başladığını ve 2000 yılında bisküvi fabrikasında üretim işçisi olarak vardiyalı çalışma düzenine adım attığını belirterek, işçilikten gelen bir temsilci olarak sürecin tüm zorluklarına bizzat tanıklık ettiğini vurguladı. İşçiliğinin ilk yıllarında sendikaya karşı ciddi bir güvensizlik ve tepki olduğunu ifade eden Çiçek, o dönemdeki haksız sistemi şu sözlerle anlattı:
GEÇMİŞTE MAĞDURİYET ÜZERİNE KURULU BİR DÜZEN VARDI
“Çalışanların yaklaşık %70’i asgari ücretle çalışanlardan, %30’u ise kadrolu işçilerden oluşuyordu. Büyük çoğunluk kadro alamadığı sürece asgari ücrete mahkûm ediliyordu. Daha da kötüsü, sendika aidatı kesildiğinde maaşımız asgari ücretin bile altında kalıyordu. Kadro sırasının gelmesi 3 ila 5 yılı buluyordu. Büyük çoğunluğun mağduriyeti üzerine kurulu bu haksız düzen, güvenimizi her geçen gün zayıflattı. Ardından getirilen kademe sistemi ise umutlarımızı daha büyük bir hayal kırıklığına dönüştürdü; bayram paraları dahil tüm sosyal haklarda yaşanan kayıplarla ETİ emekçisi darbe üstüne darbe yedi.”
ESKİ YÖNETİCİLER VERDİKLERİ SÖZLERİ TUTMADI
2009 yılında alınan grev kararını ve sonrasında yaşanan kırılma noktasını hatırlatan Cengiz Çiçek, dönemin genel merkez yönetimini sert bir dille eleştirdi. Grev sabahı verilen sözlerin tutulmadığını belirten Çiçek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dönemin Genel Başkanı Mustafa Türkel ve yönetimi, grev sabahı ‘Bize güvenin, işveren bezirganlığına son, bir kişinin burnu kanarsa bedeli ağır olur’ diyerek bizlere umut verdi. Ancak grevin dokuzuncu gününde içimize sinmeyen bir sözleşmeye imza atıp bizlerle yüzleşmeden çekip gittiler. Ardından şube yöneticileri, baştemsilciler ve delegeler dahil 60’ın üzerinde sendikalı arkadaşımız işten çıkarıldı. Eskişehir Şubesi adeta baştan sona tasfiye edilirken Genel Merkez yanımızda durmadı; Şube Başkanı’nın telefonlarına dahi bakmadılar. Eskişehir Şubesi kaderine terk edildi, hukuki avukat desteği dahi geri çekildi. Bu, ETİ emekçisinin yaşadığı en büyük kahpelik dönemidir.”
İBRAHİM BAŞKAN İLE GÜVEN ORTAMI VE KAZANIMLAR GERİ GELDİ
Yaşanan karanlık günlerin ardından Genel Başkan İbrahim Ören’in liderliğiyle başlayan sürecin ETİ emekçisi için dönüm noktası olduğunu vurgulayan Çiçek; kurulan sağlıklı diyaloglar sayesinde ETİ’nin, zorlu ekonomik koşullara rağmen herkesin çalışmak için can attığı prestijli bir kurum haline geldiğini belirtti. Çiçek, “Biz birbirimize güvendik ve bu başarılı günleri hep birlikte inşa ettik” dedi.
10 ay önce gerçekleştirilen olağanüstü kongre ve yakın zamanda tamamlanan delege seçimlerine değinen Cengiz Çiçek, eski genel başkanın karalama kampanyalarının başarısızlıkla sonuçlandığını ifade etti: “Giderken bile kuruma yakışmayan yöntemlerle iftiralar attılar, karalama kampanyaları yürüttüler. Ancak Eskişehir Şubesi üzerinde oynanmak istenen oyunlar ellerinde patladı. Olağanüstü kongrede aldıkları ağır yenilginin ardından, son yapılan delege seçimlerinde de üyelerimiz tarihimizin en büyük oy farkıyla bizlere destek verdi. Üyelerimiz şubelerine ve yeni yönetime duydukları güveni sandıkta bir kez daha gösterdi.”
DEMOKRASİNİN VE KAMU YARARININ GÜVENCESİYİZ
Cengiz Çiçek’ten sonra kürsüye İnşaat Mühendisleri Odası Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Orkun Kılıç çıktı. Konuşmasında emeğin, bilimin ve örgütlü mücadelenin önemine dikkat çeken ve Türkiye’nin içinden geçtiği zorlu ekonomik ve sosyal koşullara vurgu yapan Kılıç, sendikalar ve meslek odalarının toplumsal rolünün altını çizdi. Ülke genelinde yaşanan sıkıntıların ancak dayanışmayla aşılabileceğini belirten Kılıç, meslek örgütlerinin üstlendiği sorumluluğu şu sözlerle ifade etti: “Bugün burada bizleri bir araya getirerek buluşturan en önemli ortak değer; emeğe ve örgütlü mücadeleye olan inancımızdır. Ülkemiz ekonomik, toplumsal ve sosyal açıdan gerçekten çok zorlu bir dönemden geçiyor. Böyle günlerde dayanışmaya ve örgütlü mücadeleye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü bizler; sendikalar ve meslek odaları olarak sadece kendi üyelerimizin haklarını savunan yapılar değiliz. Aynı zamanda bu ülkede demokrasinin, Cumhuriyet’in, hukukun üstünlüğünün ve kamu yararının da en büyük güvencesi olmak zorundayız.”
EMEĞİN VE BİLİMİN MÜCADELESİ AYRILMAZ
İnşaat Mühendisleri Odası olarak emek mücadelesinin her zaman yanında yer alacaklarını vurgulayan Orkun Kılıç, Tekgıda-İş Sendikası ile olan dayanışmalarının kararlılıkla süreceğini belirtti: “İnşaat Mühendisleri Odası olarak gayet iyi biliyoruz ki emeğin, bilimin ve kamu yararının mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez. Dün olduğu gibi yarın da işçi sınıfının hak mücadelesinde Tekgıda-İş Sendikası ile omuz omuza yürümeye ve mücadele etmeye devam edeceğiz. Daha güvenli iş yerleri, daha adil çalışma ortamları, daha yaşanabilir kentler ve daha güçlü bir ülke; ancak dayanışmayı ve örgütlü mücadeleyi birlikte büyüterek mümkün olacaktır.”
YALNIZCA ÇALIŞAN DEĞİL, YÖNETEN BİREYLER OLMAK İSTİYORUZ
Orkun Kılıç’tan sonra kürsüye çıkan Tekgıda-İş Sendikası Kadın Komitesi Başkanımız Neslihan Taşoluk Nakaş, şube kongresinde yaptığı konuşmada kadınların çalışma hayatındaki ve sendikal mücadeledeki kritik rolüne dikkat çekti. Kadın emeğinin görünür kılınması, karar mekanizmalarında yer alması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesine yönelik sendika bünyesinde yürütülen somut adımları paylaştı. Kadınların üretimin her alanında büyük bir sorumluluk üstlendiğini vurgulayan Nakaş, kadın emeğinin hak ettiği değeri görmesi için örgütlü mücadelenin önemine işaret etti: “Kadınlar hayatın her alanında olduğu gibi çalışma yaşamında da görünmez ama en güçlü emekçilerdir. Fabrikada, üretim hattında, sahada, ofiste ve evde yaşamın her alanında büyük bir sorumluluk üstleniyoruz. Ancak biliyoruz ki kadın emeği hâlâ hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor. Bu nedenle artık yalnızca çalışan değil; üreten, karar süreçlerine katılan, yön veren ve söz sahibi olan bireyler olarak sendikal mücadelenin içerisinde de daha güçlü şekilde yer almak istiyoruz.”
TÜRKİYE’DE BİR İLK: ILO-C190 SÖZLEŞMESİ TİS’LERDE
Sendikanın kadın hakları konusunda öncü adımlar attığını belirten Neslihan Taşoluk Nakaş, iş yerinde şiddet ve tacizin önlenmesini amaçlayan uluslararası ILO-C190 Sözleşmesi’nin toplu iş sözleşmelerine kazandırılmasının tarihi bir başarı olduğunu vurguladı: “Çalışma yaşamından şiddet ve tacizin önlenmesini amaçlayan ILO-C190 Sözleşmesi’nin Türkiye’de sendikal hareket içerisinde ilklerden biri olarak toplu iş sözleşmelerine kazandırılmasıdır. Bu yalnızca hukuki bir düzenleme değildir. Kadınların güvenceli, eşit ve insan onuruna yakışır koşullarda çalışabilmesi adına tarihi bir kazanımdır. Kadına yönelik şiddetin, ayrımcılığın ve mobbingin karşısında duran bu yaklaşım, sendikamızın sadece emek mücadelesine değil, insan onuruna ve temel haklara da sahip çıktığının güçlü bir göstergesidir.”
KADININ ÖRGÜTLÜ OLDUĞU YERDE UMUT VARDIR
Temsilciliklerde, delegeliklerde ve yönetim kadrolarında kadın sayısının her geçen gün arttığını ifade eden Taşoluk, yakın zamanda ilk kez düzenlenen geniş kapsamlı kadın komitesi eğitim programının olumlu sonuçlar verdiğini belirtti. Eğitimlerle birlikte kadın üyelerin sendikal bilincinin, özgüveninin ve dayanışmasının güçlendiğini ifade etti. Sözlerini birlik ve geleceğe dair umut mesajıyla tamamlayan Taşoluk, “Kadın güçlenirse aile güçlenir, iş yeri güçlenir, sendika güçlenir, toplum güçlenir. Kadının örgütlü olduğu yerde umut vardır, dayanışma vardır ve gelecek vardır” ifadelerini kullandı.
EMEKLERİ KIYMETLENDİRMEK İÇİN ÖNEMLİ ADIMLAR ATTIK
Neslihan Taşoluk Nakaş’tan sonra konuşan ETİ İnsan Kaynakları Direktörü Gamze Deniz, sendikal örgütlenmenin üretim sektöründeki hayati rolüne ve sahada olmanın önemine dikkat çekti. 5 Ocak 2026’da ETİ ailesine katıldığını belirten Deniz, 30 yılı aşkın insan kaynakları deneyiminin büyük bölümünü sendikalı ve büyük ölçekli üretim tesislerinde edindiğini vurguladı. Sendikal örgütlenmenin bir tercih değil, zorunluluk olduğuna inandığını ifade eden Gamze Deniz, şu ifadeleri kullandı: “Sendikal örgütlenmenin gerekliliğine, hatta zorunluluğuna yürekten inanan bir insan kaynakları yöneticisi olarak karşınızdayım. Göreve geldiğim günden bu yana sendika genel başkanımız ve şube başkanlarımızla açık, samimi ve dürüst bir iletişim kurma imkânı bulduk. Bugüne kadar olduğu gibi ETİ’deki görevimde de sendikayı her zaman bir yönetim paydaşı olarak görüyor ve bu doğrultuda hareket ediyorum.”
Son 6-7 aylık süreçte çalışanların emeğini kıymetlendirmek adına sendika ile iş birliği içinde başarılı adımlar atıldığını dile getiren Deniz, kongrenin ve yeni dönemin tüm çalışanlar ile sendika camiasına hayırlı olması temennisinde bulunarak konuşmasını tamamladı.
İŞÇİLER ASGARİ ÜCRETE MAHKÛM EDİLDİ
Türk-İş Eskişehir İl Başkanı Orhan Demir de sözlerine yaşanan yoğun iş temposu ve saha mücadeleleri nedeniyle programa geciktiğini belirterek başladı. Gold Harvest işçilerinin mücadelesini yakından takip ettiklerini vurgulayan Demir, kendi yaşadıkları bir yetki mücadelesi örneği üzerinden sendikalaşmanın önüne çıkarılan bürokratik engelleri eleştirdi. Sendikalaşma sürecinde yaşanan hukuki gecikmelerin işçileri mağdur ettiğini belirten Demir, şöyle konuştu: “Bir iş yerinde örgütlendik ve yetki davamız tam 6 yıl 9 ay sürdü. Belki de tarihte bu kadar uzun süren bir yetki mahkemesi olmamıştır. Yargıtay en sonunda kararını verdi ancak işverenin olumsuz tavırları nedeniyle hâlâ orada eylem yapmak ve mücadele etmek zorunda kalıyoruz.”
Ülke ekonomisindeki gidişatın ve enflasyon baskısının iş yerlerini ve çalışanları çok zor bir sürece soktuğunu ifade eden Demir, örgütlenmenin önündeki engellerin arttığına değindi: “Örgütlenmek artık mucize noktasına geldi. İnsanlar asgari ücrete mahkûm edildi. Sendikalaşma çalışması yapmak istediğimizde, insanlar işten atılma korkusuyla aldıkları asgari ücreti bile riske edemiyorlar. Bu düzenin değişmesi, mahkeme süreçlerinin kısaltılması ve sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırılması için gerek Türk-İş bünyesinde gerekse kendi sendikalarımızda ortak mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Konuşmaların ardından Genel Başkanımız İbrahim Ören bir konuşma yaptı. Genel Başkanımız İbrahim Ören konuşmasında; küresel ekonomide yaşanan gelişmelerden bölgesel çatışmaların Türkiye ekonomisine etkilerine, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığından emekçilerin yaşadığı geçim sorunlarına, sendikal mücadeleden örgütlenmenin önemine kadar pek çok konuda dikkat çekici değerlendirmelerde bulunarak sendikanın yeni dönem vizyonunu ortaya koyan kapsamlı bir açıklama yaptı:
NAS POLİTİKALARI ÜLKE EKONOMİSİNİN BELİNİ KIRDI
11 yıl ter döktüğüm, birlikte sırt sırta çalıştığım, birlikte güldüğüm, birlikte ağladığım, birlikte Eskişehirspor’umuzun maçlarında boğaz patlatırcasına tezahürat yaptığım, sendikal hayata başladığım günden itibaren her zaman gücünü arkamda hissettiğim, Eskişehir’imizin istihdam gururu ETİ Gıda İşletmemizin Bisküvi, Kraker ve Bitüf fabrikalarında çalışan yol arkadaşlarımın oluşturduğu Eskişehir 1 No’lu Şubemizin 13. Olağan Şube Kongresi’ne hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Bugün burada yalnızca sendikamızın olağan şube kongresini gerçekleştirmek için toplanmadık. Aynı zamanda emeğin geleceğini, ülkemizin ekonomik yönünü, çocuklarımızın yarınlarını ve sendikamızın bu kapsamda hem ülkemizin geleceğine hem de çalışma hayatına ilişkin bakış açısını, bugüne kadar izlediği ve bundan sonra izleyeceği politikaları değerlendirmek için bir araya geldik. Hepimizin gözlemlediği gibi dünya ekonomisi tarihî bir kırılma döneminden geçmektedir. Pandemi sonrası toparlanma süreci maalesef hâlâ tamamlanamamıştır. 2020 yılında hiç beklenmedik bir şekilde karşımıza çıkan küresel COVID-19 salgını, maalesef tüm dünyayı bilinmezliklerle dolu yeni bir denklemin içine sürükledi. Evlerine kapanmak zorunda kalan toplumlar nedeniyle bu belirsizlik ve kaos döneminde birçok sektörde üretim kapasitesi düşürüldü. Birkaç sektör dışında neredeyse tüm sektörlerde adeta el freni çekildi. Özellikle ekonomisi güçlü devletler, evlerine kapanan vatandaşlarını güçlü bütçeleriyle destekledi; bunun da yeterli olmadığı durumlarda para arzını artırarak ekonomilerini ayakta tutmaya çalıştılar. Uzun süren pandemi dönemi tüm ekonomileri yavaşlattı ve doğal olarak ülkelerin enflasyon oranları yükseldi. Sanayisi güçlü, tüketimini yüksek üretim kapasitesiyle dengeleyebilen ülkeler bu süreci daha hızlı atlatırken; maalesef tüketimin üretimden, ithalatın ise ihracattan fazla olduğu ülkemizde enflasyon her geçen gün yükseldi, alım gücü giderek düştü.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, “faiz sebep, enflasyon sonuç” anlayışıyla, bilimsel temelden uzak ekonomik yaklaşımlarla uygulanan “NAS politikaları”, dar gelirli vatandaşlarımızın omuzlarındaki yükü daha da artırmış ve ülkemiz ekonomisine ciddi zarar vermiştir. Bu değerlendirme kişisel bir yorum değildir. Çünkü finansal okuryazarlıkla bağdaşmayan bu uygulamaların yanlış olduğu, daha sonra ülkeyi yönetenler tarafından da fiilen kabul edilmiştir. Geçmişte “hırsız” olarak nitelendirdikleri ekonomi bakanına hiçbir çekince göstermeden yeniden görev verildi ve uygulanan politikalar sonucunda Türkiye, dünyanın en yüksek faiz oranlarına sahip ilk beş ülkesi arasına girdi. Peki bu durumda ne oldu “NAS”?, Ama, “Durmak yok, yola devam.” dediler. “Önümüzdeki maçlara bakacağız.” dediler. Ancak önümüzdeki maçlara baka baka maalesef ekonomide sürekli küme düşen bir Türkiye tablosuyla karşı karşıya kaldık.
DEVLETİN KAYNALARI ZENGİNLERE SERMAYE SAHİPLERİNE AKTI
Kötü yönetilen ekonominin sonucu olarak sürekli artan döviz kurlarının kontrolden çıkma noktasına gelmesi ve buna bağlı olarak Türk lirasında yaşanabilecek ciddi değer kaybının, yani bir devalüasyonun, ülkemizde büyük bir ekonomik kaosa yol açmaması amacıyla; dönemin ekonomi yönetimi tarafından 2021 yılında Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi yürürlüğe konuldu. Bu sistemle, döviz kurundaki sert yükselişin durdurulması ve Türk lirasına geçişin teşvik edilmesi hedeflendi. Mevduat faizinin üzerinde gerçekleşen kur farkının Hazine veya Merkez Bankası tarafından karşılanacağı taahhüt edildi. Böylece dövize yönelişin azaltılması ve kur istikrarının sağlanması amaçlandı. KKM uygulaması döviz kurlarındaki yükselişi bir nebze dizginlemiş olsa da maalesef ülkemizde fakirden zengine büyük bir gelir transferine neden oldu. Gelir dağılımındaki adaletsizliği daha da derinleştirdi ve yıllardır toplumun bel kemiği olarak görülen orta direğin büyük ölçüde ortadan kalkmasına zemin hazırladı. Maddi imkânları zaten kısıtlı olan emekçi kesim kıt kanaat geçinmeye çalışırken, devletin kaynakları maalesef zenginlere, büyük sermaye sahiplerine ve KKM’yi bir fırsat olarak değerlendiren yabancı yatırımcılara aktarıldı. Bu yükün sürdürülebilir olmadığını gören yeni ekonomi yönetimi ise 2021 yılında yürürlüğe konulan bu sistemi 2025 yılında tamamen tedavülden kaldırdı. Ancak KKM’nin ülke ekonomisinde açtığı yara ne yazık ki hâlâ kapatılamamıştır. Yine ifade etmek isterim ki bu da kişisel bir yorum değil, açıkça ortada duran sonuçların değerlendirilmesidir. Çünkü bir dönem büyük bir başarı olarak sunulan bu uygulama, yeni ekonomi yönetimi tarafından acilen yürürlükten kaldırılmıştır.
MUTLAK BUTLAN KAVRAMI İLE ÜLKE EKONOMİSİNE BİR DARBE DAHA
Peki ne oldu KKM? “Durmak yok, yola devam.” dediler. Ama görüyoruz ki ülke yönetmek, uzaktan konuşup slogan atmakla olmuyor. Maalesef, gerçeği kabul etmek kendi çıkarlarına uymayan bir kesim tarafından, bu eleştiriler dile getirildiğinde hiç durmadan aynı cümlelerle karşılık veriliyor. Oysa bugün ölümcül yaz sıcaklarında İzmit’te üretilen Bosch marka bir klimanın Türkiye’de yaklaşık 70 bin TL’ye satılırken, Yunanistan’da yaklaşık 43 bin TL’ye satılması bile ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik tabloyu ve vatandaşlarımızın alım gücünün ne kadar düştüğünü göstermeye yeten çarpıcı örneklerden sadece biridir. Tüm bu olumsuz tabloyu daha da içinden çıkılmaz hâle getiren ve gerçekten sinir uçlarımıza dokunan bir diğer önemli konu ise ödediğimiz vergilerin akıbetidir. Ödediğimiz vergilerin önemli bir bölümünün borç faizlerine gittiği de apaçık ortadadır. Nitekim 2026 yılının ilk beş ayında faize ödenen tutar 1,4 trilyon TL’yi aşmıştır. Bir taraftan toplumun gözünün içine baka baka “Faizin olduğu yerde bereket olmaz.” diyeceksiniz; diğer taraftan ise halkımızın üretim, istihdam, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçları için kullanılabilecek trilyonlarca lirayı, daha yılın ilk beş ayında borç faizine harcayacaksınız. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur.
Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi; Sırf siyasi iktidarınızı devam ettirebilmek adına, milletimizin büyük çoğunluğunun daha önce hiç duymadığı “mutlak butlan” kavramını gündeme taşıyacak; yalnızca bir muhalefet partisinde yaşanan sürece müdahale edebilmek amacıyla geçmişte yapılmış bir kongreyi hükümsüz saymaya çalışacak ve zaten kırılgan olan ülke ekonomisine bir darbe daha vuracaksınız. Bu, vicdanların kabul edebileceği bir yaklaşım değildir. Biz burada iktidarın ya da muhalefetin siyasi tercihlerini tartışmıyoruz. Bizi ilgilendiren, alınan kararların ülkemize ve milletimize verdiği zarardır. Zaten yüksek enflasyon nedeniyle ciddi gelir kaybı yaşayan emekçiler için ekonomik şartlar her geçen gün ağırlaşırken, “mutlak butlan” tartışmalarının ardından döviz kurundaki aşırı yükselişi baskılamak amacıyla harcandığı ifade edilen 10 milyar TL, ülke insanı için birçok faydalı alanda değerlendirilebilecek önemli bir kaynaktı. Zam bekleyen emekçinin sesine kulak verilmezken, siyasi hesaplar uğruna ülkenin kaynaklarının heba edilmesini kesinlikle doğru bulmuyoruz. Diğer taraftan, savaş hâlindeki Rusya’da enflasyonun yaklaşık %5,6, Ukrayna’da ise yaklaşık %8,2 seviyelerinde seyrettiği görülmektedir. Buna rağmen ekonomi yönetiminin, “Eğer savaşlar olmasaydı enflasyon %32 değil, %20’lerde olurdu.” şeklindeki açıklamaları, kamuoyunu ikna etmekten uzaktır. Ülkenin kaynakları boşa harcanırken, parası olanın hiçbir üretim yapmadan servetine servet kattığı bir dönemi hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Ülkemizin ekonomik anlamda yaşadığı bu gelişmeler sonucunda ise birikim yapma imkânı bulamayan, yalnızca emeğinin karşılığıyla geçinmek zorunda kalan emekçilerin omuzlarındaki yük her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır.
ÜRETİM MALİYETLERİ ARTACAK, ENFLASYON KÖRÜKLENECEK!
Tüm bu sorunların yanında, ülkemizin sınırları dışında derinleşen jeopolitik çatışmalar, enerji ve gıda krizleri, tedarik zinciri sorunları ve yüksek enflasyon da küresel sistemi sarsmaya devam ediyor. Büyük ekonomilerde büyüme hız keserken, borçluluk artıyor, gelir dağılımı bozuluyor. Dijitalleşme ve yapay zekâ üretim süreçlerini dönüştürürken; sermaye küresel ölçekte daha hareketli, emek ise her geçen gün daha güvencesiz hâle geliyor.
Küresel ölçekte uygulanan sıkı para politikaları, gelişmekte olan ülkeleri daha kırılgan bir noktaya sürüklüyor. Sıcak para hareketleri, kur dalgalanmaları ve dış borç baskısı da bu ülkelerde emeğin aleyhine sonuçlar doğuruyor.
Bugün ayrıca Amerika, İsrail ve İran arasında yaşanan gerilimler ile özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki gelişmeler, dünya ekonomisi açısından son derece kritik riskler oluşturmaktadır.
Çin’in son yıllarda gerçekleştirdiği ekonomik büyüme ve küresel ekonomide artan etkisi, uluslararası güç dengelerini de değiştirmektedir. Buna karşılık, ekonomik anlamda hareket alanının daraldığı, trilyonlarca dolarlık borç yüküyle karşı karşıya bulunan Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni bir küresel düzen oluşturma arayışı içinde olduğu yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. İsrail’in ise “vaat edilmiş topraklar” anlayışı doğrultusunda bu süreci bölgesel bir genişleme fırsatına çevirmeye çalıştığı yönündeki değerlendirmeler kamuoyunda sıkça dile getirilmektedir.
Geçmişte Irak’ta olduğu gibi, İran’ın da nükleer silah iddiası üzerinden hedef alınarak bölünmek ve üniter devlet yapısının zayıflatılmak istendiğine yönelik görüşler bulunmaktadır. Dünya barışını tehdit eden bu çatışmacı politikalar maalesef küresel istikrarsızlığı daha da derinleştirmektedir. Enerji arzının önemli bir bölümünün geçtiği bu bölgede yaşanan çatışmalar; petrol ve doğal gaz fiyatlarında sert artışlara, küresel ticarette aksamalara ve tedarik zincirlerinde yeni kırılmalara yol açmaktadır. Bu durum doğal olarak enerji ithalatına bağımlı olan ülkemiz ekonomisini de doğrudan etkileyecek; üretim maliyetlerini artıracak, enflasyonu daha da körükleyecek ve bunun en ağır bedelini yine emekçiler ödeyecektir. Tüm bu olumsuz tablo karşısında sermaye kendisini koruyacak araçlara sahipken, maalesef faturayı yine yalnızca emeğinin karşılığıyla yaşamını sürdürmeye çalışan işçiler ödemektedir.
‘DEVLETİN MALI DENİZ’ ANLAYIŞI SONUNDA DENİZİ DE TÜKETMEK ÜZERE!
Zaten zor durumda olan Türkiye ekonomisi; son yıllarda yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki bozulma ve alım gücündeki erime nedeniyle ciddi bir darboğazın içerisindedir. Resmî rakamlar ne söylerse söylesin; pazardaki fiyatı, evinin kirasını ve faturalarını ödeyen işçi, gerçek enflasyonu her gün yaşayarak hissetmektedir. Ücret artışları daha çalışanların cebine girmeden erimekte, sabit gelirli kesimler ise her geçen gün biraz daha geriye düşmektedir. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik yangın, TÜİK tarafından açıklanan rakamların aksine her geçen gün büyümekte ve bu tablonun en ağır bedelini yine emekçiler ödemektedir. Kötü yönetilen ekonominin faturası, ağır vergi uygulamalarıyla emekçinin sırtına yüklenmiş; buna bir de gerçeği yansıtmayan enflasyon verileri eklenince bu yük taşınamaz hâle gelmiştir. Durum böyleyken maalesef ekonomi yönetimi, tüm yükü sürekli artan vergilerle emekçinin omuzlarına yüklemeye devam etmekte, kendi halkını ise adım adım yoksulluğa sürüklemektedir. Yıllardır hâkim olan “devletin malı deniz” anlayışının sonucu bugün açıkça görülmektedir. Kaynakların plansız ve verimsiz kullanılması, artık o denizin de tükenmek üzere olduğunu hepimize göstermektedir.
Ülkemiz, G20 ülkeleri arasında en yüksek enflasyona sahip ülkelerden biri hâline gelmiş; uzun yıllardır “bizi kıskanıyorlar” denilen Avrupa ülkelerinin bile birçok alanda bizden daha uygun yaşam koşullarına sahip olduğu vatandaşlarımız tarafından bizzat görülmektedir.
Diğer taraftan kur dalgalanmaları ve maliyet artışları üretim yapısını zorlamakta; buna karşılık verimlilik artışı ve katma değerli üretim istenilen düzeyde sağlanamamaktadır. Bu tablo sermaye açısından maliyet baskısı oluştururken, işçi sınıfı açısından ise güvencesiz çalışmayı, esnek istihdamı, taşeronlaşmayı ve sendikasızlaştırma baskısını artırmaktadır. Bugün Türkiye’de emekçilerin karşı karşıya olduğu temel sorunlar şunlardır: Alım gücünün sistematik biçimde düşmesi, vergi sisteminin ücretliler aleyhine işlemesi, kayıt dışı ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, sendikal örgütlenmenin önündeki fiilî ve hukuki engeller, genç işsizliğinin artması ve kadın emeğinin yeterince korunamaması.
Sermaye kesimi açısından bakıldığında ise finansmana erişim sorunu, belirsizlik, maliyet artışları ve uluslararası rekabet baskısı öne çıkmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki ekonomik krizin yükü toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmamaktadır. Sermaye; maliyetlerini fiyatlara yansıtma, varlıklarını koruma ve krizlerin yükünü emeğe aktarma imkânına sahiptir. İşçi ise yalnızca emeğiyle geçinmektedir.
ÖNCÜ TOPLU İŞ SÖZLEŞMELERİNE İMZA ATIYORUZ
İşte bizim mücadelemiz tam da bu noktada anlam kazanmaktadır. Tekgıda-İş Sendikası olarak verdiğimiz mücadelenin sonucu olarak; sizlerle birlikte, enflasyon karşısında kendini güncelleyebilen ve gıda sektörüne öncülük eden toplu iş sözleşmelerine imza atıyoruz. Yıllar önce birçok işletmede asgari ücretin birkaç kuruş üzerindeki ücretler başarı olarak görülürken; bugün asgari ücretin iki, üç katını, hatta bazı işletmelerimizde bunun da çok üzerini hedefleyen bir anlayışı sizlerle birlikte hâkim kılıyoruz. Siyasi iktidar, kötü ekonomi yönetiminin faturasını ağır vergi yüküyle emekçiye keserken; biz artık toplu iş sözleşmesi müzakerelerinde yalnızca ücret artışlarını değil, vergi desteğini de talep ediyoruz. Sizlerin desteğiyle bu konuda birçok işletmede olumlu sonuçlar almaya başladık.
Üyelerimizin ülkemizin içinde bulunduğu zor ekonomik koşullarda ayakta kalabilmesi ve refah seviyesini yükseltebilmesi için tüm kadrolarımızla gece gündüz, canla başla çalışıyoruz. Özellikle geçmişte işletme sözleşmelerinin dışında bırakılan şube başkanlarımızı da sürece dâhil ederek, üyelerimizin haklarını ekip ruhuyla korumaya gayret ediyoruz.
BAŞARININ KERAMETİ KİŞİLERDE DEĞİL, EKİP RUHUNDA
On ay önce gerçekleştirdiğimiz Olağanüstü Kongre’de sizlere verdiğimiz sözü yerine getirmek için var gücümüzle çalışıyoruz. O gün hep birlikte haykırdığımız; “Tek adam olmaya değil, çok adam olmaya geldik!” sloganının içini doldurmak için mücadele ediyoruz. Çünkü biz bu anlayışa alın teri döktüğümüz fabrikalarda sahip olduk. Biz, her zaman “ben” duygusuyla değil, “biz” duygusuyla sonuca ulaştık. Bu nedenle özel sektör çalışanının ruhunu anlayabilmek için önce özel sektör çalışanı olmak gerekir. Tütünün, yağın, şekerin, etin, sütün ve baharatın içinde emek vermeden hiç kimse bize özel sektörün zorluklarını anlatamaz. Özel sektörün ruhunu anlamadığınızda ise kürsülere çıkıp, özel sektör çalışanının umutla beklediği banka promosyonuna, “Ben banka promosyonuna karşıyım.” diye konuşur; sonunda verme ihtimali olan bir işvereni bile bu kararından vazgeçirebilirsiniz.
Değerli delege arkadaşlarım; Özel sektör, kendisini vazgeçilmez görenlerin değil; işini en iyi yapanların ekmek teknesidir. Kendisini vazgeçilmez görenler, koltukları sallanmaya başlayınca kürsülerden “Bu teşkilatı batağa götüreceksiniz.” diyenler, arkadaşlarımla birlikte 2013 yılından bu yana verdiğimiz mücadeleyi görmeyenler ve kabullenemeyenler; herhâlde bugün başarının kerametinin kişilerde değil, ekip anlayışında ve ekip ruhunda olduğunu daha iyi görmüşlerdir.
GREV SEÇENEĞİNİ KULLANMAKTAN ASLA TEREDDÜT ETMEYECEĞİZ
Genel olarak sorunlarını masa başında, müzakere yoluyla çözmeyi ilke edinen sendikamız; iş barışı bozulduğunda, sendikal hak ve özgürlükler çıkmaza girdiğinde ve tüm müzakere yolları tıkandığında, grev seçeneğini kullanmaktan asla tereddüt etmeyecektir. Biz grevi hiçbir zaman amaç olarak görmeyiz. Ancak gerektiğinde, emeğin ve alın terinin korunması için en meşru mücadele araçlarından biri olarak kullanmaktan da asla çekinmeyiz. İzmir 7 No’lu Şubemize bağlı Safe Spice işyerinde üyelerimizin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla başlattığımız ve önemli kazanımlarla sonuçlandırdığımız grev de bu anlayışımızın en somut örneklerinden biridir. Şu çok iyi bilinmelidir ki; insan emeğini sömürmeyi alışkanlık hâline getiren, işçi maliyetlerini şirketin geleceği açısından en büyük sorun olarak gören işverenlerin karşılaşacağı en meşru sendikal mücadele yöntemi grevdir. Tekgıda-İş Sendikası, üyelerimizin haklarını ve emeğini korumak adına gerektiğinde bu mücadeleyi vermekten ve bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacaktır.
VERGİDE ADALETİ SAĞLAYIN!
Emek sömürüsünü kâr olarak gören bazı işverenleri buradan uyarırken, bir uyarıyı da ülkeyi yönetenlere yapmak istiyoruz. Eğer ekonomik kriz karşısında gerçekten emekçiyi düşünüyorsanız, emekçinin yükünü hafifletmek istiyorsanız; lütfen vergide adaleti sağlayın. Ücretliden alınan vergiler azaltılmalı, çok kazanandan çok vergi alınan adil bir vergi sistemi kurulmalıdır. Üretim politikaları ithalata dayalı değil; planlı, sanayi odaklı ve katma değeri yüksek bir anlayışla şekillendirilmelidir. Tarım ve gıda sektörü stratejik alan ilan edilmelidir. Çünkü gıda güvenliği, aynı zamanda bir millî güvenlik meselesidir. Adil bir ekonomik düzenin temeli ise güçlü ve bağımsız bir hukuk sistemidir. Ne yazık ki ülkemiz hukuki anlamda zorlu bir dönemden geçmektedir. İddianamesiz yürütülen süreçler, tartışmalı tanık beyanları ve temel hak ile özgürlüklerin kolaylıkla kısıtlanabilmesi, toplumda ciddi bir güvensizlik ortamı oluşturmaktadır. Geldiğimiz noktada şunu çok iyi biliyoruz: Hukukun üstün olmadığı bir ülkede ne yatırım artar ne üretim güçlenir ne de istihdam kalıcı olarak büyür. Bugün yabancı sermayenin ülkemizden uzaklaştığını, hatta yerli sermayenin dahi başka ülkelere yöneldiğini üzülerek izliyoruz.
TÜRK-İŞ İLE ORTAK ÇALIŞMALARIMIZ KARARLILIKLA SÜRÜYOR
Bizlerin böylesine zorlu ve belirsizliklerle dolu bir dönemde tutunacağı en güçlü dal, sendikalı olmak ve örgütlü mücadeleyi büyütmektir. Çünkü emekçinin birlik olmaktan başka çaresi yoktur. 2013 yılında göreve geldiğimizde yaklaşık 12 bin 700 üyemiz vardı. Bugün ise bu sayı 44 bini aşmıştır. Yönetim Kurulu olarak biliyoruz ki geleceğe yapılacak en önemli yatırım, örgütlenmeye yapılan yatırımdır. Bu bilinçle örgütlenme çalışmalarına tüm gücümüzle destek veriyor; teşkilatımıza yeni işyerleri kazandırırken, mevcut hak mücadelelerimizi de aynı kararlılıkla sürdürüyoruz. Bu kapsamda, 2 yıla yaklaşan süredir Bursa Mustafakemalpaşa’daki Eker Süt Fabrikası önünde devam eden direniş ile geçtiğimiz günlerde başlattığımız Gold Harvest eylemini, bu iradenin en somut örnekleri olarak gösterebiliriz. Sahada bu mücadeleleri verirken, diğer taraftan örgütlenmenin önündeki en büyük engellerden biri olan yetki davalarına da karşı mücadelemizi sürdürüyoruz. İşverenlerin çoğu zaman sudan gerekçelerle yetkiye itiraz ederek süreci uzatmasına imkân tanıyan, zaman kazandıran ve sermayeyi koruyan uygulamalara karşı Türk-İş Konfederasyonumuzla birlikte çalışmalarımız kararlılıkla devam etmektedir. Emekçinin toplu iradesinin önündeki en büyük prangaları kırmak için mücadelemizi sürdürüyoruz.
ÜYELERİMIZİN FARKINDALIĞINI ARTIRACAK EĞİTİMLER YAPIYORUZ
Ancak şunu da asla unutmayalım: Biz ne kadar mücadele edersek edelim; yasa yapıcıların büyük bölümünü sermaye temsilcilerinden, iş insanlarından oluşturduğumuz, onları sağ, sol ya da muhafazakâr parti ayrımı yapmaksızın milletvekili olarak Meclis’e gönderdiğimiz sürece; maalesef çalışma hayatında, özellikle de örgütlenme konusunda emekçinin lehine düzenlemelerin hayata geçirilmesi ve kalıcı kazanımlar elde edilmesi kolay olmayacaktır.
Mücadele verdiğimiz tüm bu olumsuzluklara rağmen, üyelerimizin çalışma hayatına bakış açısını geliştirecek, çevrelerinde yaşanan sorunlara karşı farkındalıklarını artıracak ve en önemlisi teşkilatımızda uzun yıllardır eksikliği hissedilen kaynaşma ruhunu ve aidiyet duygusunu en üst seviyeye taşıyacak daha kapsamlı ve daha anlaşılır eğitim faaliyetleri gerçekleştiriyoruz. Önceliğimiz; üyelerimizin yalnızca haklarını bilen bireyler değil, aynı zamanda teşkilatına sevgiyle bağlı, yaşadığı toplumu ve dünyayı doğru okuyabilen bilinçli sendika üyeleri olmalarıdır.
GENEL BAŞKANLIK MAKAMINCA KULLANILAN KREDİ KARTINI KALDIRDIK
Yönetim Kurulu olarak mali disiplin konusunda da yeni bir dönem başlattık. Üyelerimizin aidatlarının doğru, şeffaf ve verimli kullanılması temel ilkemizdir. Bu anlayış doğrultusunda kişiye ve makama özel uygulamalara son verdik. Özellikle Genel Başkanlık makamı tarafından serbestçe kullanılabilen, her ay bir brüt maaş tutarındaki harcama yetkisi uygulamasını tamamen kaldırdık. Yine Genel Başkanlık makamı tarafından kullanılan ve giderleri sendikamız tarafından karşılanan kredi kartı uygulamasına da son verdik. Genel Başkanlık makamına tahsis edilen makam aracını yeterli gördüğümüz için, genel başkan şoförünün kullanımındaki ikinci hizmet aracını da kaldırdık. Ayrıca, sağlık sendikası olmadığımız hâlde bazı sağlık kuruluşlarına yapılan bağış uygulamalarına da son verdik. Sendikamızın kurumsal kimliğinden ziyade kişileri ön plana çıkarmaya yönelik ve bunun karşılığında bazı yayın organlarına verilen destek uygulamalarını da kaldırdık. Biz; siyasete mütevazı bir hayatla başlayıp milyonlarca dolarlık servet sahibi olan siyasetçileri nasıl örnek almıyorsak, mütevazı bir işçi temsilciliğinden milyonlarca dolarlık servet sahibi olan sendika yöneticilerini de hiçbir zaman örnek almayacağız. Lafa gelince Hz. Ömer, icraata gelince Turist Ömer olanların dönemini hep birlikte kapattık.
DAHA GÜÇLÜ BİR TEKGIDA-İŞ BIRAKMAK İÇİN ÇALIŞIYORUZ
Diğer taraftan, bir dönem Türkiye’nin gayrimenkul bakımından en güçlü sendikası olan teşkilatımızın, özelleştirmeler sürecinde 2005-2012 yılları arasında satılan 101 gayrimenkulünün yerini kısa vadede doldurmak elbette kolay olmayacaktır. Ancak elimizdeki imkânları doğru değerlendirerek, sendikamızın sosyal alanda üyelerimize daha fazla hizmet sunabilmesi için yeni projeler üretmeye devam ediyoruz. Bu kapsamda, Ankara’da ilk misafirhanemizin temelini en kısa sürede atmak amacıyla çalışmalarımıza hız verdiğimizin müjdesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Yine İstanbul’da bulunan Kartal binamız da üyelerimizin kullanımına sunulmak üzere misafirhane olarak düzenlenecektir.
Profesyonel işçi temsilcilerinin en önemli sorumluluklarından biri, mevcut değerleri korumak olduğu kadar, kendilerinden sonraki kuşaklara daha güçlü ve daha iyi imkânlar bırakabilmektir. Biz de bu anlayışla hareket ediyor, gelecek nesillere daha güçlü bir Tekgıda-İş bırakmak için çalışıyoruz. Yeni dönemde örgütlü yapıyı daha da güçlendirmek, örgütlenmeyi artırmak ve konuşmamın başından bu yana sizlerle paylaştığım emeğin önündeki tüm engelleri aşabilmek için sendikal hareketin birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğuna inanıyoruz. Bu çerçevede; başta her zaman desteğini yanımızda hissettiğimiz Türk-İş Konfederasyonumuz olmak üzere, tüm emek örgütleriyle dayanışmamızı güçlendiriyoruz. Özellikle aynı işkolunda faaliyet gösteren sendikalarla ortak örgütlenme çalışmaları yürütüyor, karşılıklı centilmenlik anlayışıyla hareket ederek sermayenin işine yarayan gereksiz çatışmaları ve yıpratıcı rekabeti ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Çünkü inancımız şudur: Emek mücadelesi parçalanarak değil, ortak zeminde büyüyerek kazanacaktır.
Sözlerime son verirken; Üzerinde kurulan tüm baskılara ve yürütülen yıpratma kampanyalarına rağmen onurundan hiçbir zaman taviz vermeyen, kendisini tanıdığım günden bu yana bir gün olsun gözümüzü arkada bırakmayan, tanımaktan her zaman onur ve mutluluk duyduğum; Eskişehir 1 No’lu Şube Başkanımız Sayın Cengiz Çiçek’e, değerli Yönetim Kurulu üyelerine ve şubemize bağlı işyerlerinde büyük bir özveriyle görev yapan fedakâr temsilci arkadaşlarıma bugüne kadar verdikleri anlamlı destekler için gönülden teşekkür ediyor, yeni mücadele dönemlerinde üstün başarılar diliyorum. Eskişehir 1 No’lu Şubemizin 13. Olağan Şube Kongresi’nin başta Eskişehir 1 No’lu Şubemize, teşkilatımıza ve tüm emek camiasına hayırlı olmasını temenni ediyor; hepinizi sevgiyle, saygıyla ve dayanışma duygularıyla selamlıyorum. Sağ olun, var olun.
Genel Başkanımız İbrahim Ören’in konuşmasının ardından, geçmiş dönemlerde görev alan Asaf Hüseyin Ataş ve Engin Güngör’e emeklerinden dolayı plaket takdim edildi. Delegeler daha sonra sandık başına gitti.








































































































