Toplumların gelişim sürecinde bir nesnel koşullar vardır, bir de öznel koşullar. Diyelim bir toplumsal yapıyı değiştirmek istiyorsunuz. Eğer bu değişimin nesnel koşulları olgunlaşmamışsa, ağzınızla kuş tutsanız, allame-i cihan olsanız, kendinizi feda etseniz sonuç alamazsınız. Eğer koşullar olgunlaşmışsa, söyledikleriniz dikkate alınır. Yoksa insanlar sizi dinlemezler bile. Nezaketen dinleyenler olursa da, dinlerler ama söylediklerinize kulak asmaz, bildiklerini okurlar. İnsanlar böyledir. Daha önce kaç kez yazdım. İnsanlar ve özellikle insanımız kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bilir. Sorunlarla karşılaştığında risk almadan, adamını bularak sorunların üstesinden gelmeye çalışır. Ancak başka çaresi kalmadığında sizin anlattıklarınızı ciddiye alır. Halkın öğretmeni olamazsınız; asıl öğretmen olan hayatın yerine geçemezsiniz.
Şimdi, yıllardır anlattıklarımızın ciddiye alınmasının nesnel koşullarının olgunlaştığı bir süreçteyiz.
Halkımız, “bir musibet (ansızın gelen felaket) bin nasihattan evladır (daha iyidir, yeğdir)” demiş. Esasında benim yıllardır anlatmaya çalıştığımı en iyi özetleyen, hepimizin bildiği bu sözler. İnsanları eğiten, onlara akıl öğretmeye çalışan çokbilmişler değildir; hayatın kendisidir. Hayat da insanları musibetlerle eğitir. Ne yazık ki bu musibetler olmadı mı, insanların davranışlarını değiştirebilmek pek mümkün olmuyor.
İnsanlar yaşadıkları musibetlerle sizin yıllardır anlatmaya çalıştığınız konuları kavradığında, işte o zaman, biz dememiş miydik! deme hakkımız doğar. Şimdi “BİZ SİZE DEMEMİŞ MİYDİK!” diyebiliyoruz.
EMPERYALİZM NASIL ÖĞRENİLDİ?
Atatürk ve arkadaşlarının kuşağı yaşayarak emperyalizmi öğrenmişti. Emperyalist ülkeler, Batı’da Yunan ordusunu, Güneydoğu’da Ermenileri kullanarak halkımızın canına, değerlerine, malına saldırdı. İnsanlar bunları korumak için silaha sarıldı. Silaha sarılanların kaçı emperyalizm teorisini okudu ki! Okumadılar, ancak emperyalizme karşı savaştılar. Savaş sonrasında da kazanımlarını koruyabilmek için emperyalizme karşı tavır almak zorunda kaldılar ve aldılar.
Cumhuriyet’in ilanından sonra doğanlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında yetişkin oldu. Emperyalizm onların canına, değerlerine ve malına saldırmıyordu. Emperyalizmi unuttular.
1960’lı yılların başlarından itibaren Türkiye İşçi Partisi’nin önder kadrolarındaki bilimsel sosyalistler ve Doğan Avcıoğlu gibi vatanseverler, emperyalizmi Türkiye’ye öğretmeye çalıştı. Bir kısmımız öğrendik. Halkımızın çok büyük bölümü, emperyalizm konusundaki konuşmalara kulak kabartmadı; tam tersine emperyalizmi savundu. Amerikan üslerinin bulunduğu illerde birçok kişi Amerikalılara iyi parayla ev kiraladı; esnaf da iyi para kazandı. Toplumun bazı kesimleri de emperyalizme karşı mücadele edenlere saldırdı.
Emperyalizmi halkımıza hayat öğretti. Önce PKK öğretti. Ardından Fetullahçı casusluk ve terör örgütü öğretti.
İşte o zaman biz, genellikle içimizden, “BİZ SİZE DEMEMİŞ MİYDİK!” dedik.
ÖZELLEŞTİRMELER VE SAĞLIK HİZMETLERİ
Türkiye’de hükümetler 1980’li yıllarda özelleştirmelere başladı. Asıl özelleştirme dalgası AKP iktidarları döneminde yaşandı.
Bizler başından itibaren özelleştirmelere karşı çıktık, devletçiliği ve planlı ekonomiyi savunduk. Halkımızın büyük bölümü bize karşı çıktı. O yıllarda neler neler dinledim. Özel hastanelere başvurduğunda kendisine nasıl nazik davranıldığını anlatanlar mı istersiniz, SSK eczanelerindeki kuyruktan yakınıp şimdi özel hastanelerden ilaç almanın kolaylığından söz edenleri mi! Sağlık işçisinden demiryollarının özelleştirilmesi talebini de duydum; demiryolu işçisinden SSK hastanelerinin özelleştirilmesini de.
Bir türlü anlatamadık. Biz anlatamadık, hayat anlattı.
Hadi buyrun bakalım koronavirüsle mücadeleye.
Hadi özel sağlık kuruluşları devletin sağlık birimleri olmadan böylesine bir salgının üstesinden gelsinler. Gelemezler. Onun için AKP iktidarları bile özel hastane ve vakıf hastanelerinin kamu kontrolüne sokulmasından söz etmeye başladı. Onun için, maske ve eldiven stokçuluğu yapanlara karşı sert önlemler gündeme geldi. Hekimin karşısında “hasta” muamelesi mi görmek istersin, “müşteri” muamelesi mi sorusu yeni anlaşılmaya başlandı.
Bu fırtına sürecinde kamuda çalışanlar haklarını yitirmeyecek; özelleştirilmiş kuruluşlarda çalışanlar ya ücretsiz izne çıkarılacak ya da işten atılacak.
Bizler devletçiliği savunduğumuzda bize saldıranlara bu acılı günlerinde soramıyoruz ama ben içimden şöyle diyorum:
“BİZ SİZE DEMEMİŞ MİYDİK!”
Yaşasın öğretmen hayat!
Bakalım daha neler öğretecek!